Vakıf Hakkında
Faruk Erem
Hümanist Dergi
Orta Asya

Devlet Yardımı

Organ Nakli Hakkında Kanun

Gülmek

Faaliyetlerimiz

Orhon Anıtları

Kamanın Yeri (Şiir)

Orta Asya Bozkırlarında Yaşam

Telkin Edici Sorular

Uygurlar

Yurt Ya Da Gerler

Fava

Arka Kapak İçi

Arka Kapak

Haberler
Gezelim Tanıyalım
Bize Yazın
Mithatpaşa Cad. No:66/6      Tel: 0312-419 38 65      Fax: 0312-222 78 43
Bir hekim ilk defa bir hastalığa subjektif bir teşhis koyar ve bu teşhisinin doğru olup olmadığını anlamak için sorular sormağa başlarsa hasta bu soruların etkisi altında karşılık verir ve hekim hataya düşmüş olabilir. Aynı hadise adli uygulama da mevcuttur. Eğer sorguya çeken koyduğu hukuki teşhisi haklı çıkartmak için sorularını ona göre düzenlerse arzu ettiği cevapları kolaylıkla alabilecektir, fakat bu hata etmesine engel olamayacaktır. Memleketimiz ceza uygulamasında bu "adli teşhis hatası" en yüksek derecesine ulaşmış, bütün uygulamada yaygın hale gelmiştir.

Şahitlere soru sormadan önce, sorulacak sorunun şahit üzerinde ne gibi bir psikolojik tesir yapacağını da düşünmek lazımdır. Genellikle şahit iki şekilde sorguya çekilebilir; birincisi "serbest sorgu"dur, şahidin olayı ve bildiklerini anlatması istenir ve artık soru sorulmaz, serbest bırakılır, ikincisi şahitten ancak sorulan sorulara cevap vermesi istenir. Serbest şahadetin, "sorulu şahadet"ten daha fazla gerçeğe yaklaştığı açıktır, çünkü her soru şahidin "hafıza"sını dış tesir ile harekete geçirecek ve şahit, serbest bırakıldığı zaman hatırlamayacağı, ayrıntıyı hatırlamağa kendini mecbur hissedecek ve hatırladığını, zannettiği bazı hususları anlatmağa koyulacaktır. Halbuki bu anlatılanlar çoğunlukla hayal gücünün ürünüdür.
    Bu sakıncalar gözönüne alınarak, "sorulu, şahadet"in usul hukukundan çıkarılması birçok yazarlar tarafından önerilmiş ise de, buna uygulamada imkan görülememektedir, çünkü şahadette esas olan yargıcın öğrenmek istediği hususlardır, bu noktaları söylemeyen şahidi ikaz etme yetkisi yargıca verilmezse, şahadetten gerektiği şekilde faydalanma imkanı bulunamaz, o halde yapılacak iş, "telkin edici sorular"dan kaçınmaktır. Şahide soru sormak, ceza davalarında sık sık başvurulan vasıtalardan biridir.
Bundan sonra şahit "şahitlik edeceği vakalara ait bildiği şeyleri söylerneğe davet olunur. Şahit şahitliğini ederken sözü kesilmez" (CMUK. 62). Görülüyor ki şahidin sözünü kesmemesini hakime emretmekle kanun şahidin hiç olmazsa ilk önce söylediği sözlerin telkinden uzak kalmasını temin etmek istemiştir.

    Telkin kabiliyeti gizli olan sorular da mevcuttur. Örneğin bir şahide "gördüğün şahsın şapkası siyah mı idi" sorusunda  "şahsın şapkası olduğunu"nu şahide söyletrnek arzusu açıktır. Fakat telkin arzusunun açık olmadığı haller de vardır. Bu sebeple bazı yazarlar sorgunun soru-cevap şeklinde zapta geçirilmesini teklif ederler. Bu suretle cevapların takdirinde soruların telkin payını gözönüne almak mümkün olacaktır.

    Telkin hatalarına düşmernek için şu iki hususa özellikle dikkat etmek doğru olur:
    1.Şahidin sözü kesilmemelidir.
    2.Şahide telkin gayesi ile değil, onun bazı noktaları unutmuş olup olmadığını araştırabilmek ve özellikle "bilgisinin dayandığı, halleri gereği gibi takdir edebilmek için" soru sorulmalıdır (CMUK.  62).


Sanığın müdafii aleyhteki şahadeti çürütmek için, savcı kendi iddiasını isbat için şahide soru sormak ister. Bu soruların bir çoğunun şahitleri telkin altında bırakıcı mahiyette olacağı tabiidir. Duruşmayı idare eden hakimin en önemli görevi telkin etmek gayesine yönelen sorulara meydan vermemek, ancak gerçeğin aydınlanmasına yarayacak olanların sorulmasına izin vermektir. Bu sebeple kanun şahadetin imkan rıispetinde kendiliğinden olmasını ister. Hakim önce şahide davayı anlatır. Bu anlatışta şahidin şahadetini önleyecek unsurların bulunmaması gerekir.