Vakıf Hakkında
Faruk Erem
Hümanist Dergi
Biyolojik Çeşitlilik

Sanık Düşünürler

Ümanist Doktrin

Sri Lanka

Faaliyetlerimiz

Sanatın Silahla Buluşması

Sosyal Faaliyetler

Bitki Bilim Bahçesi

Sessizlik

Psikolojik Kalıtım (İrsiyet)

Barbunya Pilaki

Maden Sanatı

Kaya Tapınağı

Sri Lanka'lı Kızlar

Arka Kapak


Haberler
Gezelim Tanıyalım
Bize Yazın
Mithatpaşa Cad. No:66/6      Tel: 0312-419 38 65      Fax: 0312-222 78 43
Faruk Erem
GENEL OLARAK ÜMANİZM:

    Ümanist doktrin evrenseldir. Dünyanın bütün hukukçularının doğru kabul ettikleri kurallar az değildir. Özellikle ceza hukukunda ümanist akım dünya hukukçularının birlik kurmalarına öncülük edebilir. İnsanların birbirini görmeğe başladıklarını söylemek yanlış sayılmaz. Anlayabilen mutlaka çözümü bulabilecektir.

    Ümanizm ayıncı değil, birleştiricidir. "Açık toplum" bir kısım insanları dışarıda bırakmayan toplum (demokrasi) anlayışı, insanlık kurallarını açıklayabilmiştir.(1) Ümanist temellere göre kurulmamış bir toplumda ümanist ceza hukuku doktrini yadırganacaktır. Şahsa bağlı olmasalar da diktatörlüklerde ümanist doktrinden söz edilemez.

    "Hürriyet" ve "eşitlik" kavramlarının yaratıcılığı "insanlık kanunları"nın bir başka açıdan görüşünü sağlar. "Fert hürriyetinin teminatı, sorumlu bir hürriyetin teminatıdır. Eğer demokrasi bir hürriyet rejiminde ferdi sorumluluk mefhumuna dayanan bir nizam ise, o halde ancak demokratik bir ceza Hukuku insani bir ceza hukukdur (2). Demokrasinin geleceği, hukukun geleceğine bağlıdır. Demokrasi, hukukun güvencesi dışında gelişemez. Seçmek lazımdır. (3).

    Ümanist metod, "fikir hürriyeti"nden ayrılmaz(4). Hukuk ümanizması bir buluş değil, "sabır işi"dir kazanılması gereklidir. İnsanlık gerçek anlamda özgürlüğe ulaşacaktır. Ümanist ceza hukuku o zamanki insanca tutumu, bugünden yalanlamak istemez. Esasen "Temel kural"larında çelişmeye düşülmesi olanaksız tek doktrin "ümanist doktrin"dir.

    "Kanun" deyimi gerçekten "maddi kanunlar" (fizik kanunlar) için haklıdır, değişebilene kanun denilemez, denilirse bu bir özentidir. Yalnız değişmez kanunlara göre ilim kurulabileceğinden ceza hukuku "insanlık kanunları"na dayanmak zorundadır. Bu kanunları yine insan bulacaktır. "İnsan aklı her şeyi çözebilir: İnsanın insanlığa güveni"(5). Düşüncenin temeli budur. İnsan "her an insanı bulup çıkarmaya  mahkum"dur, "insan insanın geleceğidir" (6). Ihering'in "ceza hukukunun tarihi mütemadi bir ilganın tarihidir"(7) sözü bu açıdan anlam kazanmış olur. "Şahsi intikam"dan başlıyan ceza hukukunun geçtiği yollar, bugün ulaştığı düzey ve ulaşımını hissettirmekte olduğu gelecek, raslantılar sonucu değil, insancıl kanunlarının bir çeşit determinizmidir. Tarih (= insan gerçeğini tanıma metodu) ne aradığını bilmek şartı ile ümanist determinizmi gösterebilir. Bu görüş bizi pozitivizme götürür. Fakat bu sonuç "pozitivist mektep'e katılmak değildir, çünki yapılmak istenen şey ne insanı "doğaya benzetme" ve ne de toplum adına veya onun tercihli çıkarına pozitivizmdir. Diğer bir deyimle doğayı ve toplumu insana benzetmek çabasıdır. Böylesine bir anlayış "klasik mektep"e katılmak da sayılamaz. Çünkü "ameli akıl" insanlık(8) kanunu değildir. "Felsefesiz ceza hukuku olamayacağı" fikrine katılmak Kant'ı benimseme anlamına gelmez. Fakat Kant felsefesini "mantık temelli ümanizma" sayarsak, bu sözlerimiz haksızdır.

    Ne sadece "insan faktörünü ihmal etmemek" yolunda bir realizm, ne de çağdaş uygarlığa yaraşır bir insanileştirme isteğinin "dış ölçü" olarak kabulü, konuyu  çözemez. Ceza hukukunu insanlık kanunlarına göre kurmak Iazımdır. Bu açıdan, çağını aşamayan bir ceza hukuku geri kalmıştır. Vahşileşmediği için önleyici olamadığı yolunda yerilen bir ceza hukuku çok kez insanlık yolundan ayrılmamış demektir.

    Şüphe yoktur ki mevcut ceza hukukunun insanileştirilmesi fikri ile ümanist ceza hukuku fikri birbirlerine yabancı değildirler, fakat aynı kavram sayılmaları olanaksızdır. "Bir memleket mevzuatının, suçlunun ailesine mensup olanların hepsini cezaen mes'ul saymasına mukabil, diğer bir memleket mevzuatının mes'uliyeti fiili işleyene inhisar ettirmesi veya bir mevzuatın muayyen bir suç için ağır hapis, diğerinin kat'ı uzuv cezası kabul etmiş olması karşısında, yalnız şekle bağlı bir yorumcu bigane kalır. Fakat yorumcu, bu üzücü mülahazaların bağlarından kendini kurtarır ve muhtevaya bakacak olursa ceza mes'uliyetinin haksız ve yersiz olarak teşmili veya insanın manevi vakarını inciten bir ceza karşısında vicdanının isyan ettiğini duyacaktır"(9). Bu fikirler Bettiol'ündür. Biz doğrunun daha ileride olduğunu sanıyoruz.

    "Herşeyin ölçüsü insandır" sözü (Protagoras) yalnız "hukukun insan için yapılmış olduğu"nu değil(10) ümanizmi de ifade eder, fakat bunun manası insanı tanrılaştırmak değildirı (11), ölçüyü insanda bulmaktır. Bilim ve sanat insanda düğümlenir. İnsanın vicdanı "hem genel bir yasayı belirtir, hem insanlığı bir erk sayar hem de kendi yasasını kendi kor. İnsan özgürdür, vicdan da bu özgürlüğün bilincidir"(12). Herhangi bir fikrin en ilginç tarafı "insanca taraf"ıdır(13). Bu açıdan "antik ümanizma"nın çağdaş ümanizmaya kadar geçtiği uzun yol, gelecek ile kıyaslanırsa, bir adım gibi kısa görünecek, fakat bu bir tek adım insana sonsuz umut sağlayacaktır. Çünkü bu adımı atabilmek kolay olmamıştır.

    İnsanlık kavramı bir "şey" değildir, fakat metafizik bir kavram da değildir, varlığı muayyen bir süjeye göre anlaşılamaz, insan, insanlığı bulacaktır, yeter ki araştırma, düşünme ve öğretebilmek özgürlüğü kısıtlanmasın.

    Ümanizm, "insanlığın kaderi" sayılması gereken, bu problem sadece bir "terbiye meselesi" olarak kabul edilemez. Diğer bir açıdan ümanizm rönesansdan kopup gelen "fikirler topluluğu" olarak da mütalaa edilebilir. Rönesans (yeniden doğuş) "insanın insanlığına güveni"dir(14). Dar anlamında ise ümanizm, insanı sadece biyolojik bir varlık olarak kabul etmemek, onda "insan haysiyeti" görmektir. Fakat bizim dayanmak istediğimiz insanlık, bu anlayışlardan ötedir.

    Rönesans çağında ümanistler Grek-Latin düşüncesini esas tutmuşlardı. Bu anlayışda insan "üstün değer"di. Bu doğru bir düşünceydi, zira dinsel taassuba, Devlet için insanı feda eden siyasal anlayışa karşı koyabilmişti. Bu çağın ahlak prensibi hoşgörüye dayanıyordu. Çağımızın rönesansa dönüş sayılacak bir tarafı vardır.

    Ümanizm, kesindir, bileşik olmayan bir kavramdır ve "hürriyet" ile yakından ilgilidir. Zira insanın gelişimi, "fikir hürriyeti" içinde mümkün olabilmiştir. "Ahlak kültürü"nde insanlık ölçülerini bulmak ve bunlara dayanan bir "ceza hukuku" anlayışına bağlanmak gereklidir ve hatta çağımızın bir başka anlayışa yer veremiyeceğini
düşünmek de mümkündür.

    Bilim ve ümanizm kökenleri birbirinden açıkça ayrı değerlerdir: Birincisi insanın doğa üzerindeki kudretini sağlamaya gayret eder, ikincisi insanı, biyolojik bir varlık olmaktan çıkarıp "ahlak varlığı" haline getirmek dileğindedir. Bununla beraber, kök ayrılığı birinin diğerine bağlanması gayretine engel sayılmamalıdır(15). Çağımızın özelliği, teknolojik ve nükleer gelişme ile insanın ne derece kudretli olabileceğini göstermiş bulunmasıdır. Bu kudreti, belirli bir yöne sürmek ümanizmden bekleniyor. Aynı olaya, büyük ve tehlikeli bir hale gelmiş olan "sosyal kudret"te de rastlanır. İşte, ceza hukuku ümanizmasının görevi budur. Suçlu sadece bir "insan"dır, kanun ise insanlığı temsil edebilmelidir. Kanunların haklılığı koşulsuz değildir.

    Natüralizm açısından da ceza hukukunu izah edemeyiz. Esasen "naturalizmin Bilim ile uzlaşamıyacağı" kuvvetle savunulmuştu(16). Antropoloji yoluyla ceza hukuku bunun için kurulamadı. "Bütün ilimler neticede birer tabiat ilmidir" deyimi yanlıştır(17). "Cemiyeti koruma münhasıran tabii ilimlere mahsus bir kavramdır"(18). Natüralizm anlayışı insanlığa karşıdır ve hatta humanizmi sun'i sayan fikir akımını natüralizm temsil eder(19). Fakat gerçekliğin ölçüsü, naturalizm değildir ki. Esasında natüralizm dahi bir düşünce şekli ise, aynı ölçüye göre sun'i sayılmak icap eder. Bütün mesele "insan vakarı"na inanmaktır. Bir açıdan "ceza sorumu"nun esası da budur(20). İnsanı -suçlu da olsa- lüzumsuz varlık saymağa hazırlayıcı fikirlerde hümanizma yoktur. Bu sebeple "pozitivist mektep"in kesin surette "yok edici" önlemleri "hukuk" değildir. Fakat pozitivistlerin (mesela Ferri 'nin) ölüm cezasına karşı olmalarına rağmen yok edici tedbirleri kabul etmelerine hayret etmemek kabil olamamaktadır. İnsan, ne tabiatın, ne toplumun ham maddesidir. "Biz içtimai tesanütten insani kardeşliğe doğru giderken bir manadaki tabiatla rabıtamızı kesiyoruz"(21).

    Sadece mantık ile, salt zihni usullerle de "hakikat" bulunmaz. Bir "kural" evvela benimsenir, sonra ondan sonuçlar çıkarılır. Bu bakımdan yalın mantık başarı sağlayabilir. Fakat evvela "kural"ı (bir anlamda kanunu) bulmak lazımdır. Eğer Bergson gibi düşünmek gerekirse akıl "bu yollara değil de öteki yollara yönelse idi aklımızın bugünkü yapısı büsbütün başka olabilirdi. Bugün elde ettiğimiz sonuç, ancak tutulan yolların varabilecekleri sonuçtur. Gerçekler, sanıldığı gibi, birer keşif değil, birer icaddır, gerçeği insan yapar. Akıl yetmez, Ruhumuzu oluşturan güçlü duygular, bir fizik bilgininin uğraştığı kadar gerçek güçlerdir(22). Şüphe yok ki, kanıtlanamayana inanmak beyhudedir. Fakat "insanlık" -hiç olmazsa bugün- açıkça ispatlanmıştır ve "insanlık felsefesi" sadece bir inanç felsefesi olmaktan çıkmıştır.

    İnsanlık eğer bir duygu ise bunun delalet ettiği bir gerçek, fakat aklın bulabildiğinden başka bir gerçek vardır. Çünkü hiçbir duygu anlamsız değildir. İnsanlık duygusunun mesela "faydacı" olduğu için gerçek kabul edildiği iddia edilemez, aksine bu duygunun kişi yönünden faydalı sayılmaması da mümkündür. O halde insanlık, insana rağmen mevcuttur ve "mistik insanlık sevgisi"nden de ayrıdır. "insanlığı, bir insanı sevdiğimiz gibi seviniz" sözü(23) ile insanlığı izaha imkan yoktur. Şüphesiz klasik mektep kullandığı akıl metodu ile, "kendi sistemi içinde doğru" idi. Fakat maksat, esasında doğru olan sistemi bulmaktır. İşte, ümanist ceza hukuku  mektebinin, klasik mektepten farkı buradadır.
Ümanist Doktrin
    "objektif" ile "sübjektif"i tam karşı karşıya getiren hadiselerin başında "suç" gelir. Fakat aynı zamanda, evvelden edinilmiş hiçbir fikre bağlanmaksızın düşünmenin en fazla imkansız göründüğü olay da "suç"tur. Bu gözlem, ümanist ceza hukuku mektebinin kuruluşundaki güçlüğü de gösterir. Fakat her şeye rağmen, yeteri kadar düşünmekle objektifleşmemeğe imkan yoktur.

    Suçu, mesela uzvi sebeplerle, salgılarla veya tamamiyle sosyal etkilerle izah "ceza hukuku" değildir. Bunlar, harici ve arızı vakıalardır ve "her zaman doğru kalması gerekli" Ceza hukuku ile ilgili olamazlar insan aklına inanmanın, ondan şüphe etmekle ortaya çıkacak huzursuzluktan (hatta ızdıraptan) korku menşeli olmasiyle izah edilebilen klasik mektep dahi samimi bir düşünce sistemi sayılamaz. Bu düşüncenin "her zaman doğru kalması gerekli" ceza hukuku ile ilgisi yoktur.

    İnsanların üstünde bir tek şey kabul edilebilir: İnsanlık. Fakat bu "insan üstü" metafizik bir kavram anlamında değildir.

    Yukarıda işaret edilen kaziye, yani suçlunun sadece bir "insan", kanunun ise özellikle "insanlık" olduğu kaziyesi, ilmi sonuçlar vermeğe elverişlidir.

    İnsanlık kanunlarına göre kurulacak bir ceza hukukunun, bir çeşit "sübjektif ceza hukuku" anlayışına dönüşte kalacağı sanılmamalıdır(24). Bu iki anlayışın, daha başka iki ayrı felsefeden geldiği kabul edilmelidir. Sübjektif ceza, hukuku, ruhsal unsurların üstünlüğünü kabul ettiği için idealist felsefenin bir devamı, gelişimi veya daha dar bir deyimle, özel bir alanda uygulanmasıdır. Halbuki ümanist ceza hukuku, sübjektif unsuru, pek çok gerçekler arasında bir gerçek olarak yani ayrıcalıksız kabul eder ve bu anlamda realist felsefeye dayanır. Düzen ile hürriyet arasındaki dengeyi bulabilenlerin toplum ile fert arasındaki ilişkiyi insanca kurallara bağlayamayacakları söylenemez.


(1) Bk. Hançerlioğlu (Orhan), erdem Açısından Düşünce Tarihi (İstanbul, 1963), s. 202, kşz. Brebler (Emile), Science et humanisme (Paris) ss. 38. "Ancak hümanizmin idealleri, yani insana saygı duyulması yeryüzünde insandan daha değerli bir varlık olmadığının anlaşılması, insan emeğine saygınlık, sağduyunun ve insan aklının gücüne inanma, insana özgürce gelişme hakkını tanıma vs. idealler insan uygarlığı kadar eski ideallerdir" (S. T. Popov, Sosyalizm ve Hümanizm sh. 5, çeviren: Atayaman,İstanbul, 1979).
(2) Bettiol, Ceza Hukukunun İnsanileştirilmesi (Çev.:Erem, F.; Ad. Derg.-949), s. 938.
(3) Teulemont (Rene), sociologie et pluralisme dialectique,(Louvain, 1955), s. 211.
(4) b. Metzler (Leon), L'Humanisme juridique (Bruxelles, 1954), s. 14.
(5) Hançerlioğlu, s. 90, "Kuşku yokturki insanlar kendi yarattıkları şeylerin altında ezilmek istemezlerse ergeç birleşmek zorunda kalacaklardır" (Wells, Arsel'den naklen, İnsan Sevgisi,Savaşım derg. N. 1, 1977, s.1).
(6) Sarte (J. P.), Varoşçuluk Ekzistansiyalizm bir hümanizma mıdır? Çeviren: Eliçin (E.T.), (İstanbul, 1967), s. 13.
(7) Hançerlioğlu, s. 90.
(8) Bettiol, Ceza Hukukunun insanileştirilmesi (Çev.: F. Erem, Ad. Derg. 1949), s. 936.
(9) Bettiol- Erem (İnsanileştirme ), s. 936.
(10) Bettiol-Erem (İnsanileştirme ), s. 936.
(11) Seviğ (Vasfi Raşit), Üniversite ve İnsanlık, Yenigün, 21.2.1950, Erhat, A. Çağdaş Uygarlık düzeyi ve insan, Cumhuriyet: 6.7.1979).
(12) Fichte- Hançerlioğlu, s. 163.
(13) Munier (E), Communisme, anarchie et personnalisme (Paris, 1966); s. 6.
(14) Hançerlioğlu, s. 101; bk. Brehler, s. 5, 13.
(15) Brehler (Emile), Science et humanisme (Paris, 1947), s. 16; Falchi (Giuseppe Feurruccio), leb asi morali del dirito penale (Treviso, 1930), s. 7, nt 1; Fouillee (A), le mouvement idealiste et la reaction contre la science positive, s. XVlI. "İnsanca Yargılama" açısından özlü bilgi için bkz. Kunter. N. Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul, 1978 altıncı bası.
(16) bk. Boutroux (Emile(, Yirminci Asır Filozofları, Ülkem (Hilmi Ziya), s. 19.
(17) Consant (Desire), la raison et la vie (Paris, 1946), s.99.
(18) Bettiol- Erem (insanileştirme ...), s. 937 bk. Breehir.s.33.
(19) Bk. Brehier,, s. 26.
(20) Saleilles (fes Nouvelles ecoles ...), s. 23; bk. Fouillee, s. XVII; Faure-Fremiet (P.), Esquisse d'une philosophie concrete (Paris, 1954), s. 124.
(21) Ülken, s. 20. Bir Biyologun (P. Ehrilich) tümcesi şudur: "Doğa insan olmadan da yaşar, ama insan doğa yok olduktan sonra yaşayamaz". İnsan olmayınca doğanın yaşamı bizim dışımızda bir düşüncedir. Tümceyi topluma uygulayalım: Toplum, "insan" olmadan yaşayabilir mi? Toplum olmasa da insan yaşar, belki "bitki" gibi biraz gelişirse "hayvanca", fakat yine de yaşar.
(22) Hançerlioğlu, s. 204. Klneberg, O. Vers une meilleure comprehension internationale, Paris, 1974.
(23)Ağusto Comte - Hançerlioğlu, s. 181.
(24)kşz. Lanza (V), Umanesmo e diritto penale (Cotania, 1929), s. 21. İnsanca savunma hakkı açısından özlü bilgi için bkz. Tosun, Ö. Türk suç muhakemesi Hukuku, I. İstanbul, 1976) ss. 28.