Vakıf Hakkında
Faruk Erem
Hümanist Dergi
Savunma Sistemli Kapılar

Savunma Hakkı Niçin Kutsaldır

Kapılar

Şiir: ANADOLU

Faaliyetlerimiz

Şövalyeler Adası MALTA

Kapı Tokmakları

İkrar ve İtiraf

Emlalı İrmik Tatlısı

Hedeflenen Amaç

Divriği Ulu Cami Taç Kapısı

Ön Kapak İçi

Arka Kapak


Haberler
Gezelim Tanıyalım
Bize Yazın
Mithatpaşa Cad. No:66/6      Tel: 0312-419 38 65      Fax: 0312-222 78 43
Avukat Faruk EREM
    Bunlar arasında Lysias, Isocrate, Demosthene en ünlüleridir. İlgililerin iyi ezberlememeleri, unutmaları, şaşırmaları karşısında yardımcılar, onların yanında bulunmağa başladılar. Logographe'ların hazırladığı dilekçeler davaya giriş mahiyetini taşıyor, tartışmalar bunlar üzerinde cereyan ediyordu. Nihayet logographe'lar hakiki avukat haline geldiler. İlk baro Atina da kuruldu.
    Dracon ve Solon Atina Barosuna çok sert bir disiplin getirdiler: Ancak hür kişiler avukatlık edebiliyordu, esirlere bu hak tanınmamıştı.
"Böyle asil bir görevi esirler yapamazdı" (Molieraz (J). Initiation au barreau (Paris, 1947) s. 43). Ana-babalarına saygısızlıktan cezalandırılanlar, vatan savunmasına veya bazı kanuni görevlere katılmayı reddedenler, ahlaka aykırı işlerle uğraşanlar, sefahat yerlerinde görülenler, miras yolu ile kendilerine intikal eden serveti, lüks içinde yiyip bitirenler, avukatlık edemezlerdi. Mahcup olmaları nedeni ile kadınlar da Baroya kabul edilmezlerdi.
    Areopage, mukaddes bir yer sayılıyor ve duruşmadan evvel iyice yıkanıyor temizleniyordu. Bundan maksat hakimlere ve katiplere, buraya temiz ve saf olandan gayrısının giremeyeceğini hatırlatmaktı (Molierac, s. 43).
    Şöyle bir olaydan bahsedilir. Ahlak dışı davranıştan sanık güzel Phryne 'nin savunmasını yapan Hyperides, Arepage'in önünde müvekkilesinin göğüslerini örten tülü yırtmış, kadının güzelliğinin etkisi altında kalan hakimler beraat kararı vermişlerdi. Fakat bu skandal'dan sonra savunma daha sert tedbirlere tabi tutulmuştu. Hatiplerin, hakimlerde merhamet veya nefret uyandırmağa yönelmiş konuşmaları yasaklandı; bazı Yunan Cumhuriyetlerinde konuşmadaki hünerleri ile hissi, akla galip kılan hatipler hudut dışına çıkarılmışlardı.Hatipler tevazu içinde kalmakla görevlendirildiler, hakimler nezdinde tavassut, hakaret, acı sözler, ayağını yere vurmak, kırıcı hareketler yasaklandı. Hatiplerin, savunmadan sonra, mahkemeyi sükunet içinde terk etmeleri ve etraflarına hiç kimseyi toplamamaları gelenekselleştirildi. Mesleğin vakar ve onurunu  sağlamağa yönelmiş bu kurallar, Roma avukatlarına örnek oldu.
    Romanın ilk döneminde yalnız Patrisiyenler ve din adamları mukaddes kuralları biliyorlardı. Eğer bir patron bir plebe yardımı kabul ederse, onu her alanda korur ve adalet huzurunda savunurdu, plebin de patronuna sadakat borcu vardı. Patron için bu pek ağır, fakat en onurlu bir görev sayılırdı.
    Fakat İsadan 350 yıl kadar evvel Patrisiyen Appius Claudius'un yardımcısı Caius Flavins, onun evrak ve formüllerini gizlice aldı ve kitap halinde yayınladı. Bu suretle Plebler, Claudius'a minnet duydular. Patron ile müşteri arasındaki ilişkiler zayıflıyordu. Plebler, müdafiilerini seçmekte özgür hale geldiler. Böylece patron'un yerini "Avukat" aldı (Molierac, s. 46).
    İlk zamanlarda Avukatların ücret almaları yasaktı. Oride'in şu sözleri tekrarlanırdı: Güzel kadınların güzelliklerini satmaları ne kadar utanç verici ise bir tanığın şahadetini, bir hakimin hükmünü, bir avukatın yardımını satması o kadar utanç vericidir (Molierac, s. 46).
    Avukat ücret almıyordu, fakat Avukatlık Cumhuriyette yüksek görevlere giden yolu açıyordu. Avukatlar evleri önündeki bir palmiye
Ağacı ile tanınırdı. Ciceron Consul olduğu zaman avukattı, Cesar da Roma Barosunda avukattı.
    359 yılından itibaren, İmparatorluk döneminde avukatlar topluluklar halinde örgütlenmeye başlamışlardı. Daha sonraları Barolara rastlanmağa başlandı. İlk zamanlar, Levhadaki yazılma tarihine göre en kıdemli olan Baro Başkanı sayılıyordu. Avukatlar bir İle bağlı idiler ve adetleri sınırlı olarak resmen saptanıyordu.
    Rönesans'ta Avukatlık bir gelişme gösterdi. 802 tarihli bir emirnamede Avukat şöyle tarif ediliyordu: "Yumuşak, sakin, Tanrıdan korkan, hakikati ve adaleti seven insan", Fransız parlamanları kurulunca, bunların başka şehirlerde duruşma yapmaları nedeni ile avukatlara "adaletin gezici şövalyeleri" denilirdi. 1327 tarihinde Philippe de Valois, ilk defa bir "tableau" ihdas etti ve adına "Matricule" veya "rolle" denildi. Bu suretle "Avukatlık levhası" ortaya çıktı. 1344 yılında "staj" müessesesi kuruldu ve avukatlar üç sınıfa ayrıldı: "Consiliarii (=müşavirler) (Bunlara mahkemeler hukuki konularda danışıyorlardı) "Advocati" (mahkemelerde iddia ve savunma yapanlar), "Novi" (=stajerler). Avukatlık şövelyelik gibi bir düzene bağlandı, "Kanun şövalyeleri", şövalyelik onuru ile bağlı idiler, onurlarını olayların üstünde tutmak zorunda idiler.
    Yukarıdaki açıklamalar bugünkü avukatlık "Meslek kurallan" kökeninin ne kadar eski ve soylu olduğunu göstermektedir.
    Bununla beraber savunma hakkının gelişmesi sarsıntısız olmamıştır.
    Hukukta tartışmasız kabul edilen "Savunma Hakkı", uygulamada şu görünümdedir: Verilen hakkın örtülü biçimde geri alınması.
Bu düşüncemizi açıklamak isteriz:
    1) Kısa Tarihçe: Eski Yunan'ın ilk günlerinde taraflar hakimin önüne bizzat gitmeğe mecbur idiler. Solon Kanunu da, hakimin önünde davalarını, bizzat izaha tarafları mecbur tutuyordu, fakat bir akraba veya bir dost taraflara yardım edebiliyor, onların izahlarını tamamlayabiliyordu. Bunlar sonradan "synagore" ismini aldılar. Bir süre sonra taraflara evvelden savunma hazırlayan ve "Logoraphes" adını alan yardımcılara rastlandı.
Bunların ilki Antiphon'dır. Mahkemede söylenecek sözleri bir nutuk halinde yazıyor, ilgililere ücret mukabili veriyor, ilgililer bunları ezberleyerek hakim önünde tekrarlıyorlardı.

SAVUNMA HAKKI
Niçin
KUTSALDIR
    2) Sanık Düşünürler: Bu tür davalarda savunma hakkı özellik gösterir:
    Çağımızda her ülkede "Adalet"in tarafsız olmadığı ileri sürülmektedir. Demokratik ülkelerde bir akım "Burjuva adaleti"nden söz ederken, sosyalist ülkelerde bir başka akım "yöntemli adalet"ten şikayetçidir. Bu iki karşıt yermede ortak olan şudur: Siyasal rejimi ne olursa olsun her ülkenin "Ceza adaleti"nde gerçek düşünce özgürlüğüne, insanca saygı yitirilmiştir. Böyle olunca Adaletten kaçmak veya kaçmamak ilginç bir konu haline gelir.
    "Değişmesini sağlamak için kanunlara itaat" fikri küçümsenmemelidir. Sokrat kaçabilirdi. Kaçmamakla beş yüz hakimli "mahkemeyi kabul" etmiş sayılmaz, davranışı adalet tarihinde ünlü bir "rod"dir. Kaçsaydı Atina'nın düşmanı sayılır, kararın doğru görülmesine sebep olurdu. Sokrat'ı ölüme mahkum eden hakimlerden hiç biri bugüne kadar yaşayabilmiş değildir. "Sanık Sokrat" hala kendini savunuyor.
    Buna karşılık, Sokrat'tan yetmiş altı yıl sonra Aristo sürgünü tercih ederken şunları söylemişti: Atinalıların düşünme hakkına karşı ikinci bir cinayet işlemelerine müsaade etmeyeceğim.
    Bu davaya ilişkin bir anımı yazmak istiyorum: Bir kaç yıl önce Almanya'da ceza infazı konusunda bir toplantıya katılmıştım. Toplantı, konuşmacıların fikirlerini kapsayan tartışmalardan sonra bazı infaz merkezlerini gezme ile son bulmuştu. Manheim civarında çok modem, ağır ceza hükümlülerinin konulduğu, bir ceza evini gezdirdiler. Gerçekte insancıl koşullarla kusursuz bir cezaevi idi, tertemiz, aydınlık bir fabrika görünümündeydi. Yalnız her atölyeye girerken arkadan kilitlenen otomatik kapılar. Atölyelerde ters bakışlı, kolları dövmeli, çeşitli ırklardan hükümlüler.
    Atölyeleri gezerken bir ara cezaevinin din görevlisi ile karşılaştık. Yaşlıca idi. Bütün yaşamını hükümlülere adamıştı. Suçluları uslandırmada uyguladığı "Dinsel Uyarıları"ın başarısını anlattı, uzun uzun. Sözü değiştirmek için, bin kişilik cezaevinde kaç kişinin müebbet ağır hapis hükümlüsü olduğunu sordum. "Beşyüzotuz" diye cevap verdi. "Ne kadar çok" dedim. Papaz başını biraz kaldırdı. Bana övünür gibi gelen bir sesle cevap verdi: "Biz, sizin gibi asmıyoruz da".
    Ceza davalarının avukatsız da görülebileceği yolundaki anlayış, çağ dışıdır. Ceza davalarında özellikle ağır cezayı gerektiren davalarda "Mecburi Müdafiilik" müessesesinin bulunmayışı, ilkel adalet kurallarını terk etmeyen birkaç Devlet arasında yer almamıza sebep olmaktadır.
    Görüldüğü üzere kusur kanunlarımızdadır. Ceza davalarında "mecburi müdafiilik usulü" sağlanmadıkça ilkel adalet sınırını aşmamız olanak dışıdır.
    4) Savunmasız Ölüm Cezası: Bir mahkemece, avukatı olmadığı halde ölüm cezasına çarpılan sanığın durumu Barolarımızın tepkilerine neden olmuştu. Bu konuda İzmir Barosunun girişimleri şükranla anılacaktır. Tepkilerin işlenen suçla ilgisi yoktur. Bir savunucunun yardımından yoksun kalan "insan"ın durumu bu tepkilerin haklı nedenidir.
    Memleketimizde böylesine olaylara daha evvel de rastlandı. Anımsanacağı üzere, Polatlı civarında iki Alman turist öldürülmüştü. O davada da sanık avukata başvurabilmek olanağında değildi. Yine de asıldı. Dava görülürken Alman Kiliseler Birliği bir tel göndermişti. Telde şunlar yazılı idi: "Öldürülen bizim vatandaşlarımızdır. Fakat Almanya'da ölüm cezası kaldırıldı. Sanıkları asmayınız".   
    Anayasamızın "kişi dokunulmazlığı" başlıklı 14. Maddesine göre "herkes yaşama ... hakkına ve kişi hürriyetine sahiptir. -Kişi dokunulmazlığı usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça kayıtlanamaz" Bu hüküm, Federal Anayasanın benimsediği deyimlerden pek farklı değildir. O halde "yargısal, ilerletici yorum" ile ölüm cezası ve hürriyet bağlayıcı cezayı gerektiren hallerde "resen müdafii" tayini yoluna gidilebilir.
    Yargıtayımız, esas hakkındaki mütalaadan sonra saat 11.30'da, sanık müdafiine saat 13.30'da savunma için mehil veren kararı "savunma hakkını ihlal" gerekçesi ile bozdu (Birinci Ceza Dairesi 7.6.1977, 1044/1962). Savunma için yeterli süre verilmesini (yani azı) bozma nedeni sayan Yargıtayımızın , çoğu (yani avukatsızlığı) bozma sebebi saymaması düşünülemez. Bu hal, Usul Kanunumuzda yer alan (CMUK. 308/8) "kesin bozma sebebi" sayılmalıdır.
    5) Siyasal Davalar: Meslek vakarının korunması özellikle "siyasi davalar'da önem kazanmaktadır.
    "Siyasi davalar"ı siyaset dışı tutabilmekte görevli süjeler (hakim, savcı ve avukat) arasında ortak sorumluluk vardır. Zira siyasi davaların propaganda aracı haline getirilmek istendiği açıkça görülür. Parti çekişmelerini, davalara sirayet ettirmek eğilimi meslek kurallarına aykırı sayılmalıdır.
    a) Hakimin Tarafsızlığı: Siyasi davaların çok defa mer'i usul kanunu kurallarına uygun şekilde yürütüldüğü görülür. Fakat bu şekilde  yargılanmalarda yadırganan hususlar olabilmektedir. Usul Kanunlarında, ender hallerde kullanılması öngörülen bazı yetkilerin fazlaca ve sert bir şekilde kullanılması davanın görünüşünü değiştirmektedir. Hakimin "iktidar temsilcisi" gibi gözükmesi, avukatı bunun karşısında yer almağa zorlar.
    Davanın aşamalarında yürütme organının, özellikle gizli istihbarat makamlarının etkilerini örtülü şekilde sürdürmelerinin büyük sakıncaları vardır. Dosyayı incelemekte, sanık ile görüşmekte çıkarılan güçlükler, hazırlanmaya yetmeyecek çok kısa mehiller, duruşma hakimi veya savcılardan gelen dolaylı tehditler ve benzeri tutumlar davayı haksızlığa yaklaştırmaktadır. Savunma heyecanı ile çok defa makul karşılanan davranışların makama hakaret sayılması, işlem yapılması gibi tutumlar
siyasi davalar sonucu hükümlerin topluma kendini kabul ettirmesine engel olmaktadır. (bk. Jaffe, Y.P.Les tribunaux d'exception, Paris, 1962, s. 28).
    b) Müdafiin Tarafsızlığı: Hakimin tarafsızlığı kadar müdafiin de tarafsızlığı esastır. Bu tarafsızlık kanun kuralları ile pekiştirilmiş değilse de meslek kuralı olarak mevcuttur. Bu bakımdan bir avukatın mahkemeye tarafsız müdafii olarak görünmemesi mümkündür. Halbuki "Daha objektif kalabilen avukat daha iyi sonuç alabilmektedir" (Martin - Achard, E. Proces politique, Revue de la Commission int, de Juristes, 1971, n. S. 28).
    c) Örgütlerin örtülü müdahalesi: Yabancı bazı memleketlerde siyasi davalarda mensup oldukları örgütlerce seçilen avukatları kabule sanıkların zorlandıkları görülmektedir. Bu suretle müdafii müvekkilinden fazla, örgütün fikrini savunur. Bu arada sanığın faydalanması mümkün hususların (mesela tahfif sebeplerinin) örgüte zarar vereceği düşüncesi ile ihmal edilmesine rastlanmıştır (Martin Achard, s. 28).
    ç) Cesaret: Siyasi davalarda avukatın cesareti göze çarpar. Savunma mesleğinin tarihinde şerefli örnekler az değildir. Siyasi davalarda kendini, hatta mesleğinden olacağını dahi düşünmeden savunma yapanlar pek çoktur. Marie-Antoinette'nin avukatı Cheveau-Largarde savunması sonunda tutuklanmıştı. Beriyer şunları söylemişti. Ben konvansyona iki şey sunuyorum: Hakikatı ve kafamı. Birinciyi dinledikten sonra ikincisi hakkında dilediğiniz gibi karar verebilirsiniz" (Martin, s. 29).
    Napolyona suikasttan sanık Moreau, avukat Bonnet tarafından savunuluyordu. Napolyon, mahkemenin ölüm cezası vermesini temin için mahkemeye hükümden sonra onu affedeceğini duyurdu. Hakimlerden eski avukat Clavier'in şu cevabı ün kazanmıştır: "Onu affedecek, ya bizi gelecek kuşaklar önünde affedebilecek mi? Mahkeme sanığı iki sene hapse mahkum etti. Napolyon onu sürgüne gönderdi.
    Toplumda bazı kişiler şu kuralı izlerler: "Mutlu yaşamak için gizli yaşamak lazımdır" (Toulemon, s. 42). Bu kural avukatlar için geçerli
değildir. Avukatlar "sessizce yaşamak hakkı"na sahip değiller.
    18. Louis'in "eğer Fransa Kralı olmasaydım, Bordeaux'da avukat olmak isterdim" dediği söylenir (Tolemon, s. 24).
    d) Aleniyet: Siyasi davalar kadar "duruşma aleniyeti"ni zaruri kılan dava çeşidi yok gibidir. Fakat siyasi davalarda "şekil aleniyeti"ni sağlamak usullerine de rastlanır. Görünüşte dinleyici vardır, gerçekte bunlar manken gibidirler. Daha aşırı usullere de rastlanmıştır. Sanık aktör gibi çalıştırılır, aleni celsede öğretilen şekilde suçunu itiraf eder. Bu aleniyet değil, aldatmadır. Bazı yabancı memleketlerde rastlanmış, büyük siyasi davalarda, aklın alamayacağı aleni itiraflar böylesine bir teknik (!) ürünüdür.
    SONUÇ:
    "İnsanlık Kuralları''na saygı gösteren Devlet, ulaşdığı Uygarlık katını kanıtlamış olur. Adalet hizmetinde savunma bunun için ''KUTSAL''dır.
    Burada bir soruyu yanıtsız bırakamayız: Yasada değişiklik yapılmadan ağır cezalı (özellikle ölüm cezasını gerektiren) suçlarda mahkeme "resen müdafi tayini"ne kendini yetkili sayamaz mı? Yüzeysel bir görüşle yanıt olumsuz olacaktır. Çünkü Usul Yasamız (m. 138) resen müdafi seçilecek halleri saymıştır. "Ağır Cezalı İşler" bunlar arasında yoktur.
    Buna karşın "ilerletici yorum" yanıtın olumluluğunu sağlar: Amerika'da Federal Anayasanın konuya ilişkin hükmü şudur: "Yasal ve yeterli bir yargılama olmaksızın hiç kimse yaşama hakkından ve özgürlüğünden yoksun kılınamaz" bu hükümde yer alan "Yasal ve yeterli yargılama" deyiminin nasıl yorumlandığını şu olay somutlaştırmıştır: Genç birkaç zenci ırza geçmekten ölüm cezasına çarpılmışlardı. Suçsuz olduklarını savunuyorlardı. Duruşma sırasında avukatları yoktu. Hükümden kısa bir süre evvel, hakim, yerel Baronun bütün avukatlarını müdafii tayin ettiğini bildirdi. Fakat hiçbir avukat gelmedi. Karar, Federal Mahkemece bozuldu (1932). Yüksek mahkemenin gerekçesi şu idi: Bir görev kime verilmiş ise onun açıkça gösterilmesi gereklidir. Genel deyimlerle müdafii tayininde içdenlik yoktur. Kaldı ki hükümden kısa bir süre evvel yapılan tayin savunma hazırlığına yetmez. Müdafiisiz veya savunma hazırlığı tanımayan tayin, Federal Anayasanın "yasal ve yeterli yargılama" hakkına aykırı bir davranıştır.
    İki ayrı davranış. İkisi de düşündürücü. Sokrat "mademki benden nefret ediyorlar, o halde söylediklerim doğrudur" derken, Aristo "Benden nefret edilirse söylediklerimi kabul ettiremem" formülünü tercih etmişti.
    Bütün rejimlerin üstünde "Gerçek adalet"in savunması, sonuçta insanlığın savunmasıdır. Bu savunmalarda "sanık düşünürler"in payı pek büyüktür.
3) Sözlü Savunma: Sözlü savunmanın lüzumsuzluğunun ileri sürüldüğü, "yazılı usul"ün tercihi gerektiğinin iddia edildiği, hatta zaman zaman yasal sınırlamalara gidildiği görülmektedir. Çeşitli kaynaklardan derlenen aşağıdaki düşüncelerin, bu konuda bir kanaata ulaşmada yararlı olabileceğini sanmaktayız:
    Diktatörlerin hemen hepsi sözlü savunmaya karşı çıkmışlardır. Napolyon en kudretli zamanlarında "Avukatların dilinin kesilmesi"nin doğru olacağını söylüyordu (Toulemon, Barreau de Paris, 1966, s. 11). Yıllar geçti, Napolyon kaldırılan Baro'nun yeniden kurulmasına on sene sonra razı oldu. Fakat avukatların yeminine şu ibareyi koydurdu: "İmparatora sadık kalacağım" (Garçon, M. L' Avocat et la morale, Paris, 1963, s.61).
    Hitabeti avukatlığa sokanın Pericles olduğu kabul edilir. Bununla beraber, "Hitabet"in sakıncalarından korkulmuş ve bazı sınırlamalara gidilmiştir.
    Avukatlığın tarihinde "Sözlü Savunma"dan daima kuşku duyulmuştur. Buna rağmen sözlü savunma (özellikle ceza davalarında) yüzyıllar sonunda kural haline geldi. Metinlere göre, sözlü savunmadan kuşkulara ilk kez eski Mısırlılarda rastlandı. Mısırlılar, sözlü savunmayı kabul etmiyorlardı. Bir hatibin konuşması ve hareketleri ile hakimleri etkileyeceğinden korkuyorlar ve savunmanın yazılı olmasını istiyorlardı.
    1966 yılında ünlü Paris Barosu Başkanı Charpentier şöyle demişti: "Sözlü duruşma ve savunmayı kaldırınız, arkasından engizisyon gelir", Adalette yüzyıllar boyu yerleşmiş savunma kurallarını, toplumların zaman zaman geçirdiği sarsıntılara bakarak, ortadan kaldırmak, büyük hata olur. Bu kurallar mutlaka geri gelir. Fakat arkalarında ne bıraktıkları bilinmez.  
    Fransız Yargıtayı "yazılı savunma"yı, savunmanın esası saymaz (bk. Toulemon, s. 10). Yazılı metnin hazırlanması avukatlığın tekelinde bile değildir, onu avukat olmayan herhangi bir hukukçu da hazırlayabilir. Asıl savunma sözlü olandır (Toulemon, s. 10).
    Bununla beraber mahkemelerimizde meslektaşlarımızın sözlü savunmanın kesilmesinden şikayetçi oldukları bilinmektedir. Bu tutum sözlü savunmanın anlamının anlaşılmamış olmasından kaynaklanır. Sözlü savunmanın, uzunluğu, kısalığı gibi konularda, onun faydalı olması veya olmamasından daha fazla savunmanın aleniyetini sağlaması bakımından önemi büyüktür (Toulemon, s. 111).
    Bir avukatın savunmasını kesmek, özgürlük adına, en büyük kusurdur. Avukat genç olabilir, tecrübesiz olabilir, yaşlanmıştır, sözü uzatabilir, bunların hiç biri savunmayı kesmek kusurunun özrü olamaz.
    Siyasi davalarda sözlü savunmanın genellikle uzatıldığı inancı vardır. Bu yüzeysel bir inançtır. Bir siyasi davada savunmayı üstlenen avukat sayısız vicdani sorunlarla karşı karşıyadır. (Garçon, s. 99). Sözlü savunmanın makul ölçüsünü avukatın takdirine bırakmak gerekir. "Yalnız kendi vicdanına karşı sorumluluk avukatın tükenmez güç ve başarı kaynağıdır, fakat bu kaynak kurutulmamalıdır.
    "Siyasi mahkemeler"de avukat tutulması engellenmek istenir (İngiliz Kralı Charles Stuart davasında olduğu gibi) veya savunma kısıtlanır (16. Louis'nin yargılanmasında olduğu gibi).
    Mithat Paşa, kendisini yargılayanlara "bir avukat ile istişareye hakkımız var mıdır" diye sormuş, "biz üç avukatın adlarını tesbit ettik.
Bunlardan birini seçebilirsiniz" cevabını almıştı. Olağan dışı mahkemelerde "mutemed hakim" kadar "mutemed avukat" da hukuk dışıdır.
    Avukattan, sözlü savunma yerine yazılı savunma verilmesini istemek suretiyle zaman kazanılacağı çok kere bir bahanedir. Eğer yazılı savunma, karar sırasında gerçekten okunacak ise, zaman kazanılmış olmayacaktır.
    Bazı memleketlerde, mahkeme başkanına avukattan, konuşmaya başlamadan evvel savunmasının ne kadar süreceğini sormak yetkisi tanınmıştır. Bu bir tedbirdir. En uzun konuşan avukat bile başta söylediği süreyi aşmamaya daima gayret etmiştir.
    Sözlü savunma yerine yazılı savunma istemekle yetinmek Ceza Usulünün ilkesine aykırıdır. Zira kanunumuz tahkik (engizisyon) usulünü değil, "itham usulü"nü tercih iddiasındadır.
    Avukatın, çok iyi hazırlanması, fakat metinden okuyarak savunma yapmaması esastır. Avukatlar serbestçe konuşmak ayrıcalığını lüzumsuz kılacak görüntülerden kaçınmalıdır. (bk. Payen Duveau, n. 275).
    "Parlak, göz kamaştırıcı, fakat faydasız belagat" günümüz avukatlığında itibar görmemektedir. Bu bir gelişmedir. "Boş emeklerin temsilcisi" olmak dönemi kapanmıştır. Ayrıca "mesleğin objektifliğini ihlal eden ve mesleğin gerektirdiği saygı ve güvene aykırı düşen ibareler kullanmaktan kaçınmak, böylece müvekkilinin şahsi kin ve garezine alet olmamak" lazımdır. (TBB. Disiplin kurulu kararı: 27.9.1975,32/35).
    Bununla beraber, mesleğin "konuşma ayrıcalığı"nı çok iyi kullanmak gereklidir. Victor Hugo "iyi konuşan kimse mesela bir saat konuşmak için bir bütün gün, bir hafta, bir ay, hatta bazen bir ömür boyu düşünen kimsedir" derdi (bk. Toulemon, s. 12).