Vakıf Hakkında
Faruk Erem
Hümanist Dergi
Müzeler

10 Kasım Konuşması

Tahliye

Ölüm Cezasının Teknik Kusurları

Günümüzün Müzeleri

Faaliyetlerimiz

Tuz Madeni Müzesi

Endişe ve Kaygı

Galata Kulesi

Dış Etkenlerin Suça Tesiri

Polonya

Kabak Ogreten

Arka Kapak İçi

Arka Kapak

Ön Kapak İçi


Haberler
Gezelim Tanıyalım
Bize Yazın
Mithatpaşa Cad. No:66/6      Tel: 0312-419 38 65      Fax: 0312-222 78 43
Başkanımız, anlamı pek büyük bir günde benim de konuşmamı istediler. Şükranla karşıladım.

Dile getirmek istediğim konu Atatürk'ün huzurunda mensup olduğum kuşağın suçunu açıklamaktır. Sözlerimi bu anlamda "ikrar" olarak kabul buyurunuz.

Sosyolojik bir gözlemle karşı karşıyayız: Kuşaklar arası kopma. Bu nasıl oldu?

Bugün "yılgınlık" ve "kuşku" içinde "eski kuşak aydınları" (Bizler). Geleceğinin bizim çabamızla sağlanabileceği umudunu yitirmiş "yeni kuşak". Bu kuşağın dünya görüşünü ortaya atabilme olanağını henüz bulamamış olmasından faydalanan politika -ılımlı bir deyimle- insafsız.

Bizden sonra geleceklere, onların dayanabileceği Atatürkçülüğü bir "sistem" halinde verebildik mi? Kendisinden evvelkini tartışabilmek konusunu bulamayan sonraki kuşak, sert dönüşlüdür. Başka sistemler arar. Kusur ederse, sorun evvelki kuşağındır.

Bir sistemi, kurnazca yok etmenin en iyi yolu onu yozlaştırmaktır. Politika bunu iyi başardı (!). "Halkçılık" nedir? Sorunları halkın, faydasına, fakat ona karşı değil, onun desteği ile ve ona güvenerek çözmek. Bunun büyük örneği Kurtuluş Savaşıdır. Atatürk aynı çizgide yürüdü. Bunun için ve bu anlamda Atatürk "Halkçı"dır. Atatürk Halkçılığı şöyle tanımlar: "Halkçılık, sosyal düzenini çalışmasına, hukukuna istinat ettirmek isteyen sosyal bir meslektir".
- Değerli Baro Başkanımız,
- Aziz Meslekdaşlarım,
- Saygımı, sevgimi üzerlerinde topladığım "genç" Meslekdaşlarım.
Atatürk'ün ölümünden sonra İnönü dönemi -devamı sağlamak için bazı anlamsız tavizler hariç- Halkçılıktan ayrılmama çabasını yansıtır.
Fakat bundan sonraki dönemde "Heykel Kıranlar" çıktı. "Atatürk'ü Koruma Kanunu" (!) gibi, bir "acız vesikası" yürürlüğe girdi. Aydın kişilerde bir soru iç kemirmeğe başladı. Bu soruyu açıklamaktan çekinildi. Ben açıklıyorum: Demokrasi Atatürk düşmanlığının başarısı mı idi? Bunu Türk Tarihine böylemi "Tescil" edeceğiz?

Demokrasiye geçişi sağlayanlar da, başlangıçta halkçı "Atatürkçü" idiler. Bu geçişi, halkçılık anlamında Atatürk'ün devamı sayarız.

Fakat bir dönem geldi ki her şeye karşı iktidarın devamı halktan gayrı güçlere dayandı ve Atatürk'e ihanet başladı. Bu ihanetin ekonomik ortamı zaten kuruluşunu, orada tamamlamıştı.
Bununla beraber Atatürk, Bağımsızlığı Dünya düzeni içinde "eşitlik" olarak anlamıştır. Bu sebeple bağımsızlığın "siyasal yalnızlık" anlamına alınması olanağı yoktur. Şunu da söylemek gerekir ki Atatürk Bağımsızlığı sadece siyasal alanda kabul etmemiş, en geniş
anlamında (ekonomi, savunma, hatta sanat'a... ) ifade buyurmuştu.

"Bilelim ki, kazandığımız muvaffakiyet milletin kuvvetlerini birleştirmelerinden ileri gelmiştir. Eğer aynı muvaffakiyetleri, zaferleri
ileride de kazanmak istiyorsak, aynı esasa dayanalım" diyen Atatürk'ün bu sözleri O'nun yaşadığı dönemde bir "gerçek"ti. O dönemde inançta, düşüncede kuşaklar arası kopmalar yoktu.

Bir Alman Profesörü olan Dr. Herbert Melgiz Atatürk için şöyle demişti: "cihan tarihini araştıracak olursak, sözü ile işi birbirine,
O'nunki kadar uyan hiçbir Devlet Adamı bulamayız". Bu meziyet O'nun yaşadığı dönemde "Toplumsal Görünüm" ve siyasetle uğraşanlarda bir "Ahlak ölçüsü" geçerliliğindeydi.

"Şunu benimsemek gerekir ki dünyada bir hak vardır ve hak gücün kat kat üstündedir", "Hakikatı konuşmaktan korkmayınız" derdi Atatürk.

Bugün konuşulanlar Türkiye'nin gerçeklerimi dir?

Tekrarlıyorum; ben "Atatürk'de Birleşmek" umudunu yitirmedim. Bu konuşmamla açıklamak istediğim, mensup olduğum kuşağın suçunu ikrar etmesini sağlamaktı. Sayısı azalmış olsa da eski kuşağın "taviz kabul etmeyen Atatürkçü kesimi" güçsüzler arasına çekilmiş değildir. Çok sevdiğim bir ozanın deyimi ile sözümü bitiriyorum: Selam senelerce senelerce öteye.

Atatürk'e karşı koyma daima çıkarcı çevrelerden gelmiştir. "Çıkarcı Çevre" deyimini en geniş anlamda kullanıyorum. Bunların ortak niteliği bir şeyi sömürmüş olmalarıdır, aralarındaki fark neyi sömürdüklerinde toplanır. Bu nedenle örneğin "dini inanç sömürücüleri" ile sınıfsal sömürücüler arasında esasta fark yoktur.

Atatürk "Medeni Adam"dı, fakat Batının kullanabileceği bir adam değildi. Atatürk Medeni Adamdı, fakat Tanzimat örneği Batı heveslisi değildi. "Düveli muazzama"ya yaklaşarak Batılılaşma ile onlara karşı çıkarak eşitlik iddiası ile batılılaşma aynı şey değildir.

Şimdi umursamazlık içinde her gün kulaklarımızı tırmalayan bir "Ulu Hakan"ın (!) "kara baskısını" duya duya Tevfik Fikret'ten Atatürk'e kadar olanları hayranlıkla düşünmüş, tartışmış, sonunda "kesin kararını" vermiş olanlar, bugünkü durumu "Atatürkçülük"ün en zayıf düştüğü (düşürüldüğü) dönem" saymak karamsarlığı içindedirler.

Atatürkçülük her yönü ile "tahrip" edilmektedir. Tek yönden değil, bütün yönlerden yıkım çalışmaları örtülü, sinsice sürdürülmektedir. Demokrasinin "Atatürk'ü (tahrip) özgürlüğü" anlamına getirilmiş olmasının sorumluluğunu, hiç olmazsa, benim mensup olduğum kuşak reddetmeliydi. Politik hırs bizim kuşağımızı da vefasız kıldı. Bugün "manzarai umumiye" şudur: Atatürk düşmanlığı doruğuna vardı. Ürün toplamaya başladı. Hiçbir resmi tepki görülmemektedir. Sorumluların beyanları içtenlikten uzaktır, uygulamaya geçilmemesine "dikkat ve itina" gösterilmektedir (!).

"Henüz kurtulmuş değiliz, atılan adımlar, bundan sonra atılması gereken adımların başlangıcıdır" demişti Atatürk. Şimdi adımların ters yönde koşuya başladığını görmekteyiz.

"Atatürkte birleşmek umudu" yitirilmemiştir. Fakat sınıra geldik. Ne yapabiliriz:

"Atatürk en az kendi ülkesinde anlaşılmıştır" sözünü sanki haklı çıkarmak için eski kuşak oy sağlamaya elverişli bir hoşgörüyü özgürlük gereği diye gösterebildi. Halbuki "etkisi dağınık, fakat yaygın bir yer altı kuvveti"nin fırsat beklediğini bilmemezlikten gelmemeliydik. İç politika buna da razı oldu. Bu sayede dağınık etkenler kendi aralarında birleşecek mihraklarını buldular. Bunlara "gerçek aydınlar" katılmadı, fakat "aydın benzerleri" suç ortaklığını benimsediler.

Atatürkçülük, bir açıdan şöyle tanımlanabilir: Bağımsızlık (O'nun deyimi ile istiklali tam) ve çağa erişme (O'nun deyimi ile muasır medeniyet seviyesine gelmek ve öylece devam etmek).