Vakıf Hakkında
Faruk Erem
Hümanist Dergi
Yeni Yerleşim Alanları

Sanat ve Bilim

Sessizlik (Şiir)

Avustralya

Kazanç

Kangurular

Faaliyetlerimiz

Tasmanya

Savcıların Bağımsızlığı

Diyarbakır Surları

Sağlık Köşesi

Belen Tatlısı

Ön Kapak İçi

Arka Kapak İçi

Arka Kapak


Haberler
Gezelim Tanıyalım
Bize Yazın
Mithatpaşa Cad. No:66/6      Tel: 0312-419 38 65      Fax: 0312-419 76 25
      I. GİRİŞ


      azıma, gerekçelerini aşağıda açıklayacağım sonuçları özetlemekle başlamak istiyorum.

    1- Bence edebiyat ve sanat en güçlü bir <<Bilim >> dalıdır. O halde edebiyat ve sanatta doğru olan bilimde de doğrudur.

    2- Edebiyat ve sanatla --konusuna göre­- bilim arasında hiç fark yok mudur? vardır; edebiyat ve sanat bulur, <<keşif>> eder. Bilim bulunanı kanıtlar ve kabul ettirir.

    3- O halde sanatcı, bilimin öncüsü olan --daha doğru deyimle-- olabilen kişidir.
Y
II. SANAT VE BİLİMDE BİRİNCİ DÖNEM

    Bu deneme yazıda bazı gözlemlerimi anlatabilmek için sanat ve bilim ilişkisini,­ tarihsel açıdan <<iki dönem>> de incelemek istiyorum.
    1- <<Konu >>nun insan olmasından gelen bilim-sanat ilişkisi: Kant iki şeye, ömür boyunca hayret etmişti: gökteki yıldızlara ve insan ruhundaki iyiliğe. Bu büyük felsefecinin üçüncü bir şeye hayret etmemiş olması garipsenir: insan ruhunun kötülüğünden gelen çelişkiye. Ceza hukukunda bir söz vardır: << insanın en samimi hareketi işlediği suçtur>> derler. Yaptığını araştırmaya başlarsak bu bizi suçlu da olsa <<insan>>a götürür.
    Birinci bölüm diye adlandırdığım bölümün sonuna <<toplumsal sorumluluk>>u almamdaki maksadım, bu suretle sanatın ikinci dönemi hazırlayan en tipik başarısı olmasındandır.

    Basit gibi görünenden başlayalım: Bir romancının dediği gibi <<küçük bir çocuktan, kendisini hiçbir zaman kucaklamayan veya yorganını örtmeyen bir tanrıyı sevmesini istemek, fazla bir şeydir.>> Hemen hukuktan bir sonuç çıkarayım: Bir <<suçlu insan>>a, kendini kurtaracağı inancını vermeyen bir Adalet anlayışı şöylece değerlendirilebilir: Mutlak surette faydasız.

    Sanat bir şeyi daha ortaya attı. Şu sözlere çok rastlanır: <<Bir ülkede hapishane varsa hiçbirimiz özgür değiliz>>. <<İnsanlığın yolu, sorumluluğu paylaşmakla açılmıştır>>, <<anlamağa çalışalım. Anlayan mutlaka affeder>>. Çeşitli romanlardan aldığım bu cümleler şöylece birleşiyor. Herkes herkesin suçundan sorumludur:
    <<Faydasız acının saçmalığı>>na deyinen Malraux, her halde Nietzsche'yi düşünmüştür. Nietzsche bütün gençliğini, eski Yunan kaynağı ile besledi. Platon'u çok severdi, Epikür'ü çok severdi. Fakat onu üç şey yetiştirdi: Schopenhauer, sanat ve acı, Musset'in <<bizi acı (ızdırap) kadar büyülten hiçbir şey yoktur>> mısraında gerçeğin payı büyüktür.

    Bilim ve sanat acının <<umutsuzluğa dönüşünü önlemek çareleri>>ni aramışlardır: Bir hikâye vardır: Bir adam bir gün bahçesine bir kiraz ağacı diker. İlk kez, bir tek kiraz verir ağaç. Kuşlar yer. Ondan sonraki yıl, soğuk vurur. Üçüncü yıl kirazları çocuklar koparır. Fakat, günün birinde, yine bahçesi olursa, bu adamın yine de bir kiraz ağacı dikecektir. İşte bu bir adamdır ki, hiçbir zaman suçlu olamayacaktır, bilimde de, sanat'da da.

    5- İnsanın iki türden oluşumu: Kadın ve Erkek ilişkisinin sonuçları arasında hiçbir farka bilimle sanat arasında rastlanmıyor. Konu kısaca şu: Demir, mıknatısa şöyle demiş: kendine çektiğin için senden nefret ediyorum. Fakat kendine bağlayacak kadar kuvvetli değilim.

    6- Toplum-Birey çatışması açısından Özgürlük: Sanat'da da, bilimde de ortak görüş -bence- şudur: İnsan kendi başına özgürlüğünü bulamıyor. Öğretilmeli. Steinbeck romanında ihtiyar zenci Lee'ye şunu söyletir: Yardım et ona. Yardım et, olanak tanı. Kaderini denesin. Özgürlüğüne kavuştur onu. İnsanın hayvandan üstün tarafı budur. Özgürlüğüne kavuştur onu, gerekirse affet.

    Hukukta da, kaderini bir kere daha denemekte kararlı olan suçluyu affetmemeği toplumun suçu sayanlar vardır. Özgürlüğü başkalarına duyurmağı bilen kişilerin oranına göre ölçülür, uygarlık.
    Fakat bunu yaparken nelere dikkat edilmesi gerektiğini bize veren sanat olmuştur. Bu açıdan Paganini pek ilginçtir. Liszt, Paganini için <<onu, hiçbir düşünüş ve duyuş birliği insanlara bağlamıyordu>> demişti. İşte bu yüzden en büyük virtüöz oldu, fakat en büyük kompozitör olamadı. Buna karşın Van Gogh isyancı özgürlüğü ile hem en büyük renk ustası, hem de büyük yaratıcı olabilirdi. Van Gogh hiçbir şeyi sözle ifade edememişti. Ondan gelen düşündürücü deyimlere az rastlanır, sanat tarihi kitaplarında. Topluma <<Allahaısmarladık>> demenin resmi yapılmazki.

    7- Toplumsal Sorumluluk: Sanatın bilime en büyük işareti -ki ben bunu karanlık gecelerde ilk insanlara yolunu gösteren çoban yıldızının değerine eş sayarım- <<toplumsal sorumluluk>>u göstermiş, bundan sonrasını da bilime bırakmış olmasında görürüm.

    Sanat toplumsal sorumluluğa deyinmek mucizesini yaratırken <<insan gerçeği>>ni, kusurları ile ortaya koymağı da savsamamıştır. Kendini haklı görmek bencilliğinden gelen direnci ortaya koyan sanat olmuştur. ben <<ölüler evinin anıları>>nı, <<Karamazof Kardeşleri>> Adalet psikolojisi biliminde şöylece kanıtlanmış sayarım: Bütün katillere sorun. Şöyle diyeceklerdir: Öldürdüm fakat çalmadım. Bütün hırsızlara sorun, cevapları şu olacaktır: Çaldım, fakat elimi kana boyamadım.

    Bir gün Voltaire ünlü bir hırsızın öyküsünü anlatacağını söyler ve söze şöylece başlar: <<vaktiyle çok güçlü bir tefeci varmış>>. Bunu der ve susar. Dinleyenler öyküye devam etmesini isterler, cevabı şu olur; iyi ya işte hikaye bitti>>.
IV. TOPLUMUN ÖZÜR DİLEMESİ

    Bertrand Russel'in dediği gibi XVII. yüzyılın büyük adamlarından elli sanatçı, elli Bilim adamı daha öldürülmüş olsa idi çağımızın bilimi olmazdı. Galile'nin başına gelenler topluma utanç vericidir. Daha eskilere gidelim. Sokratı yargılayan 101 Atinalı yargıçtan hiç birinin adını bilemiyoruz. Sanık Sokrat hâlâ kendini savunuyor.
II. ÇAĞDAŞ DÖNEM

    1-Çağ: Yukarıda sanatın birinci dönemini özetledik. Sezgi denilen (buna olağan üstü gözlemcilik de diyebiliriz) sihirli yetenek harikalar Yaratmıştır. İkinci çağda değişen konuları ile aynı başarılı öncülüğünü sürdürüyor. Değişen de hiç değişmeyen bu öncülüktür. Camus'nün dediği gibi <<köşesinde oturan sanatçı çağı çoktan geçti. Ama kırılmak, dünyaya küsmek de yok>>.

    Yeni çağa <<sosyal gerçekcilik>> diye ad takılır. Bu adlandırma isabetli değildir. Çünkü sosyal gerçeklere göre edebiyat türü her iki çağda da vardır. Örneğin Alman Edebiyatında sosyal gerçekçiliğin orta çağda bile mevcut olduğunu araştırmacılar kanıtlamaktadır.

    Zannımızca, ikinci çağ dediğimiz dönemi öncü sezişlerin fikirleşmesine ağırlık veren ve bunları sosyal konularda toplayan <<geleceğin sosyal öngörülmesi>>ni amaç tutan akımların yoğunlaştığı dönem olarak anlamak daha doğru olur.

    2- Sanatçıyı yıldırmamak: Çağımızda bir gerçek daha iyi anlaşılmış gibidir: Sanatçı kırmanın, küstürmenin zararını çeken sadece toplumdur. Nobel ödülünü reddetmek zorunda kalan Pasternak hiç olmazsa <<sevdiğinizden nefret etmenizi, nefret ettiğinizi sevmenizi isteyebilirler, insan için de en güç şey budur>> diyebilmiştir. Ne de olsa en otoriter, hoşgörüsüz toplumlarda bile artık eski sertliğe rastlanamıyor.

    Bu iki çağ birbirinden gözlemcilere kolaylık olsun diye, kalın çizgilerle ayrılmış değildir. Geçiş yoğunluk farkı olak görülüyor. Bu geçişde <<geçişi sağlayanlar>>ın müstesna bir yeri vardır. Dostoievsky, <Ölüler evinin anıları>>ndaki kahramanları ile, Kardeş Karamazofları ile ön safha çarpışmıştır. Dostoievsky'nin bir özelliğine burada değinmeden geçemiyeceğim. O, hem geçişi sağlamış, hem de ileriye doğru gelecek üçüncü çağa atlamış gibidir. Dostoievsky zamanında <<başka türlü insan>> olarak tanınmıştı. Şimdi toplum, tümden değişti. Hâla başka türlü insan gibi gözüküyor. Şöyle desek daha iyi olur: Zamanın tüketemediği insan.

    Buna karşın, arada geçen süreye göre ne ne 14 Ağustos, ne Gulak takım adaları, ne de İvan Denissovitek'in güncesi, ne de Kanser Koğuşu ile Soljenitsin, Tolstoi-Dostoievsky karmasını aşabilmiştir. Ne de de güçlü yapıtları ile gelecek üçüncü çağı geriletmek isteyen Şolohof <<Durgun Akan Don>>un kendi toplumunda neler hazırladığını anlatabilmiştir.

    3- Sanat ve Faydası: Bir gözlemde daha bulunmak isterim, İkinci çağ faydacıdır da. Özgür sanat yaşayabilirse Toplum kendi hastalıklarını daha çabuk giderebiliyor. Diğer bir deyimle toplumsal şaşkınlıktan yararlanmak sinsiliğinin iki yüzlülüğünü görmek olanağını sağlayabiliyor. Böylece çağımızın özgür sanatı toplumsal profilaksi gösterebiliyor. Tabii özgür kalabilirse, görevi resmen tanınmız olursa.

    Steinbeck'in <<Gazap Üzümleri>> sosyal sorunlar ve bunun çözümleri romanıdır. Bu ve bu gibi yapıtlar Hukukta <<Ekonomik ve Sosyal Haklar>>ın kökeni olmuşlardır <<Felâketler ne kadar arka arkaya gelirse gelsin, insanların yaşamdan umut kesmemeleri gerektiği>> büyük romancının bütün yapıtlarının sonucudur.

    Bir başka türe daha rastlıyoruz: <<geçmişin malzemesi ile gelecek için uyarı romanları>> arasında <<Anadolu insanlarının uç beyliğini Dünya Devleti haline getirişlerini konu alan Kemal Tahir'in <<Devlet Ana>>sı Sosyal değeri en büyük Türk romanıdır. Aynı yazarın Göl İnsanları adı altında toplanan hikâyeleri için Nazım Hikmet'in Kemal Tahir'e yazdığı mektupta <<sen benim devamımsın>> demesini ben daima yadırgamışımdır. Çünkü bu haksız bir yargıdır. Ne kadar büyük veya ne kadar küçük olursa olsun hiç kimse bir evvelkinin devamı değildir, gerçek sanat'da. Tabii taklitçilerden söz etmiyorum, Tolstoy'un <<Savaş ve Barış>>nın etkisinden sıyrılamayan Şolohof'un <<Durgun Akardı Don>> yapıtında, ne de olsa bir şeyin eksik kaldığını hissederiz,

    İkinci çağın, insanlığa daha büyük iyilikler getirmesi hepimizin dileğidir. O halde birinci çağın bazı yanılgılarına düşmemeye dikkat edilmelidir. Birinci çağda bilimsel verileri edebileştirmek, birazda süslemek yoluyla, <<buluş>> gibi sunanlara rastlanmıştır. Hatta bunlar arasında başarılı olanlara da rastlandı. Emil Zola bunlardandır.

    Fakat bu sanatın sezgi kaynağını küçümsemek, sanatın, bilimin peşinden gitmesine razı olmaktır. Bilimin sanatkarca vülgarizasyonu bir hizmet ise de sanat değildir. Daha ziyade ısmarlama bir şey. Aynı kusura şu sözde toplanan yapıtlarda da rastlanır: <<edebiyat bir ulusun yaşayan belleğidir>>, Bu deyim bence yanlış. <<Edebiyat ve sanat bir Ulus'un en önde giden bir avuç insandan kurulu müfrezenin çarpışma öyküsüdür>>.

    4- Doğayı örnek tutmamak: Bir konuya daha değinmek istiyorum. İnsanda dokunma isteği verecek kadar Doğadakine uygun resim sanatının tepe noktasına ulaşmış ünlü ressamlar elbette değerli yapıtlar vermişlerdir. Fakat buna kendini sindirmek ustalığına ancak Van Gogh gibilerde rastlanır. Çünkü gerçek sanat belki de Doğada olmayan bir şeyi yaratmak, Doğanın elinden <yaratma tekeli>>ni almaktır. Biz resim sanatındaki öncülüğü böyle anlıyoruz.
    O halde sanat, bilim yapıtları, fikir suçları ve benzeri hakkında, kendine özgü kurallarla yargılamanın yenilenmesi biçiminde Toplumca özür dilemenin bir yolu bulunmalıdır, ülkemizde de.

    Yazıma son verirken <<müstehcenlik>>, <<sansür>> ve benzeri konularda zaman zaman görülen resmi tutumlardaki ilkelliğin kökenlerine işaret etmek istiyorum: Sanatın görevini anlayamamış olmak. Sanatı bir başka şeyin aleti sanmak. Kısacası bilgisizlik. Nietzche'nin bir deyimini kullanıyorum ve itham ediyorum: <<Bir toplumu başlangıçlara götüren yol, Barbarlıkta son bulur>>.

    Böylece ulaştığımız yerde <<sanat>>la karşılaşırız. Çünki sanat da <<insan>>ı incelemektedir.

    2- Talih: Hiçbir suç, öbürüne benzemez. Bir insanın tümden bir diğerine benzemeyeceği gibi. Bununla beraber bilim ve sanatta varılan pek çok sonuçlardan biri de şudur: <<Suçlu>> talih'ine inanan adamdır. Talihe güven olmadığını bilmemenin kusuru <<suç sebepleri>>nden biridir. Jeanne d'Arc'a Kara Şovalye şunları söylemişti: Sana esir gibi hizmet eden talihi serbest bırak, azat et, talih sadakatten hoşlanmaz. Hiç kimseye talih sonuna kadar hizmet etmemiştir. Bir azize haline gelen Jeanne d'Arc'ın kusuru ile suçluların kusuru -bir bakıma- pek de farklı değildir.

    3- Emek: Emek ile talih arasında daima bir <<haksız rekabet>> süre gelmiştir. Bir gün Mikel Anj kendinde sanata yeterlilik görmediğinden şikayet eden çırağına usta nasihatı vermişti: Şuraya otur, çalış, yaşama değer veren bir şey varsa o da çalışmak ve yaratmaktır. Kendi başına <<yaşam>> değersizdir. Emek kaçağı her alanda umutsuzlar kalabalığını yaratmıştır. Suçluluğa giden bir yol da budur.

    Büyük Sanatçı gaipten sesler (ilham) bekleyenler değil, büyük çalışma gücü olanlardır. Dahi dediğimiz kişilere, bunu hiç bir zaman kabul etmeyenler arasında rastlanmıştır.

    Bir gün Paris'e, zarfın üstünde <<büyük dahi>>ye diye bir mektup gelmiş. Victor Hugo'yav ermişler. O da Lamartin'e göndermiş. Lamartin de aynı şeyi yapmış. Mektup ikisi arasında gidip gelmiş.

    4- <<Acı >> denilen duygunun insanda kazandığı özellik: İnsanda acının sağladığı bir şeyin varolması gereklidir. <<İnsanlığın şartı>> isimli yapıtında, Fransa'nın en güçlü <<dönek>>lerinden biri olan André Malraux'nun dediği gibi <<kimseye faydası olmayan acı anlamsızdır>>. Sebepsiz, başkalarına garip gözüken acılar vardır, kuşku, korku karışımı. Mikel Anj'ın sebepsiz görünen korkuları vardı. Bu yüzden çevresi onunla alay ederdi. <<Dahi-deli>> derlerdi. Cevabı şu olurdu, Mikel Anj'ın: Lütfen, benimle alay etmeyiniz. Neden mi? Dünyada kimse ile alay edilmez de, ondan>>.
    Nitekim suçluları inceleyen gerçek yapıtlar da -sanat olsun, hukuk olsun- <<alay>>a rastlanmaz. Dostoievsky'nin <<Budala>>sı yeryüzünün en ciddi bilimsel yapıtıdır. Gerçek sanat bence şunu söylemek istemiştir: Suçluyu kazıyınız, altından <<insan>> çıkar.

    Hamlet'le de alay ettirir, Shakespear yapıtında, Maksatlı. Hamlet, bilimden çok evvel (hele bilimsel psikiyatriden pek çok evvel) Shakespeare'in keşfettiği <<Bilinçli deli>> (=hiç kimsenin herşeyi ile deli sayılamayacağı) tipidir. Aydın ve soylu kişi oluşu bu tipi daha anlamlı kılar.

    <<Marazi kıskançlık>> sonucu cinayet konusunu Othello kadar somutlaştıran bilim kitabı enderdir. İbsen'in Korkakları, <irsî dejeneriliği>> kesinlikle kanıtlamıştır, bilimden çok evvel. Bilinç altını Freud bulmadı. Gustav Flober'in Madam Bovari'si ipuçlarını verdi. Freud kanıtladı.

    <<Kötülük çiçekleri>> isimli yapıtındaki şiirlerinden dolayı Baudelaire 1857 yılında, <<müstehcenlik>>ten mahkûm edilmişti. Kitapta yer alan <<suçlu şiirler>>in de kitaptan çıkarılıp yok edilmesine karar verilmişti. Bu karardan bir süre sonra yürekli bir basımcı çıktı. Kitap suçlu şiirlerle birlikte yayınlandı. Fakat hiç bir savcı dava açmak kudretini kendinde bulamadı. Fakat ortada uygulanmayan bir yargıç kararı vardı. Mahkeme kararlarına saygı ilkesi ile Fransa'ya şeref kazandırmış bir sanatçının kendi ülkesinde mahkûm edilmesinden gelen çelişme bir süre tartışıldı. 1929 yılında bir tasarı hazırlandı ve kabul edildi. Bu özel yargılama kanununa göre, öleli pek çok olmuş bir sanatçının, hayatta imişcesine yargılanmasının yenilenmesi usulü kabul edildi. Bu usul kanunu ilk defa hükümlü Baudelaire hakkında uygulandı. Sanık Baudelaire beraat etti.
    O halde toplum sanata, bilime karşı hatalar işlemiştir. Sanat'tan, Bilimden özür dilemesi lâzımdır. Fakat nasıl?

    Beni en çok üzen bu hataların işlenmesine, mesleğimin, ceza adaletinin alet edilmiş olmasıdır. Gösteri adaleti korkunç bir şeydir. <<Yeni baştan hayata gelse idim, bilim adamı olacağıma tenekeci olmayı tercih ederdim>>, Bu sözleri Hiroşima bombardımanından sonra Enstein söylemişti. Ben bir ceza hukukcusu olarak bazı yargılamalar karşısında aynı utancı duymuşumdur.

    Şimdi özür dilemenin hukuksal çareleri aranmaktadır. Birine değinmek istiyorum.